04-04-2016 Ömer Seyfettin

                 Hiç yoktan… durup dururken, dünyada kimsenin bilmediği “ilm-i menafiü’r-ruh” gibi bir ilmin yalnız ismini icat ve bu ilimle fikirlerine de şahit getiren meşhur Ali Kemal Bey son defa Türklüğe hizmet “havsala-i kübra”dan masal uydurmakla olmayacağını yazıyordu. Hak verdim. İçinden daima malumat ve beyit aldığı Mecmua-ı Muallim kadar doğru söylüyordu.

                Sonra olsa olsa doktor ve filozof ve eski mebus Rıza Tevfik Beyefendi’nin mesaisinin bir hizmet, hem de gayet büyük ve mühim bir hizmet sayılabileceğini tekrarlıyordu. Zaten bundan tabii bir şey yoktu. Üç milyon kitap okumuş, altı yüz bin sayfalık gayr-i matbu bir eser yazmış meşhur ve muktedir bir zat kadar kim hizmet edebilirdi? Hemen doktor ve filozof Rıza Tevfik Bey’in son defa yazdığı makaleleri buldum ve dikkatle okumağa başladım. Zekâm, muhakemem, fikrim bu gayet büyük adamın yazılarını anlamağa müsait değildi. Anlayamadım.

  • Aman yarabbi! Ne vukuf, ne kuvvet, ne fedakârlık!
  • Diyordum, zavallı filozof kırk sekiz yaşından sonra yüz binlerce eski kitapları karıştırıyor, meydana inciler çıkarıyor…

Vatanımın böyle bir âlim yetiştirdiğine için için seviniyordum. Kendi yazdığı altı yüz bin  gayr-i matbu eserini tabettirmeyi sonraya bırakıyor, Risale-i Vahdet-i Vücud unvanlı eski bir kitabı bastırmak istiyor idi. Bu ne alicenaplıktı ! Altı Mart tarihli Peyam ilavesinde bunu vadediyordu. Fakat yalnız o kadar zahmet çekerek bulduğu ve hiçbir yerde diğer nüshasını görmediği bu kitabın müellifi için tereddüt ediyor:

- Ya Ahmedü’l-Buhari’nin yahut da İdiris-i Muhtefi’nin diyordu. Ben hakikaten büyük ve âlimane olan bu sa’ye (gayrete) şaşırdım. Başka hangi Türk veyahut Osmanlı âlimi vardı ki böyle müellifini bilmediği görülmemiş kitaplar bulsun! Ve tabettirmeğe kalksın…

Hayret ve meftuniyetimi dün akşam vapurda rast geldiğim arkadaşıma anlattım.

- Gayet büyük bir adam… Oxford’a gitse o anda profesör yaparlar…

diyordum. Arkadaşım yüzüme baktı. Filozof doktora karşı beslediğim hürmet ve hayreti zaten bilirdi. Ama bilmem niye:

- Şaka mı ediyordun?     

diye sordu. 

- Niye şaka edeceğim?

- Şaka etmiyor isen budalasın…

- Niçin budalayım?

- Ayol, doktorun yazdığına inanıyor musun? Dedi, onlar hep palavra…

- Hep palavra mı?...

Arkadaşım istifini bozmadan cevap verdi:

- Evet, hep palavra… O kadar ilmine, fazlına bayıldığın bu meşhur filozof hiç mütalaayı sevmez. Eline geçen bir kitabı okumadığı gibi müellifininin ismini aramağa bile üşenir. “Gizli Fakat Ruhlu Bir Edebiyat” makalesinde bahsettiği Risale-i Vahdet-i Vücud ne Ahmed El-buhari’nin ne de İdris-i Muhtefi’nindir. O öyle ağzına geldiği için bir palavra savurup geçiriyor. Halbuki, bu kitap, 1010 tarihinde vefat eden mutasavvıfeden divan-ı eşar sahibi Seyyid Seyfullah Efendi’nindir ki bu zat Silivri Kapısı civarında Üçler Dergâhı’nda yol üzerinde medfundur. Ve meşhur Seyyid Nizameddin’in mahdumudur. Ve yine filozofun “Diğer nüshasını hiçbir yerde görmedim” . diye bir palavra savunarak bastıracağını müjdelediği bu risale yirmi tuz sene evvel sarı kağıt üzerine tabolunmuştur. Yakın zamana kadar bedesten yanındaki sahaflarda bulunurdu. Kütüphane-i umumi’nin “kütüb-i tasavvud” kısmının 170 numaralı mecmuasında Mısri-i Niyazi ve Sarı Abdullah Efendi’nin risaleleri arasında bu risale de vardır. Ve matbuunda olduğu gibi “Seyyid Seyfullah’ın eseridir.” Diye yazıldır. Ben alim ve iddiacı değilim. Lakin mütalaaya bir parça merakım vardır. Benim gibi ne kadar “biraz mütalaa” meraklısı varsa doktor filozof’un “Hiç görülmemiş bir eser.” Diye halka yutturmak istediği bu matbu kitabı okumuştur. Filozofun maksadı bir takım cahillere “Bakınız, ben şimdi de eski ve meçhul kitapları buluyorum, bunları bulmak için ne kdar çok kitap okumaklığım icap ettiğini düşünün. Hem öyle eski eserler buluyorum ki müellifleri bile malum değil.” demektir. Halbuki palavra kuvvetiyle o kadar nadide ve meçhul yaptığı bu risale o kadar malumdur ki … hemen kütüphanelere giren her adam bilir. Hele sahaflarda bilmeyen kitapçı pe azdır. O kadar malum bir şey için bu kadar siyah bir bilgisizlik gösteren meşhur filozofun diğer palavralarını da bir kere düşün! Şimdi sana nasıl budala demeyeyim ? Söyle…

               Ah sevgili ve muazzez Doktor! Bana “budala” dedirttiğin için sana kızmıyorum. Fakat… fakat ne yalan söyleyeyim? Benim gibi birçok cahillerin seni hala bir şey zannederek ezeli palavralarını sahih sandıklarını düşünüyor ve bilinmez nasıl bir sihir ve sanatla kazandığın o sebepsiz ve kuru etiketten ibaret olan şöhret sayesinde hükümetten rahat rahat, hiç yorulmadan, her ay aldığın liracıkları kıskanıyorum… Çünkü bundan başka kıskanacak bir şeyin yok!                                                                                                                                                                     Zekâ, 3 Nisan 1914, s.30-32       




Ömer Seyfettin Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler