29-10-2015 Ömer Seyfettin

 Birçok muhterem ve değerli gençler vardır ki büyük inkılâplarımızın yedi senedir ruhumuzda alevlendirdiği mütemadi buhranlar içinde münasip ve müsterih bir vakit bulup ilim ile uğraşamamış, bir takım vahi ve batıl sözleri hakikatin esası sanmışlardır. Onların yanlış anladıkları binlerce şeyden bir tanesi de “güzellik” meselesidir. İtikatlarınca “güzellik”, tabiatta meknuzdur. Tabiatın haddizatında vardır ve kendisini fertlere ihsas ve ibram eder. Hal bu ki ilmi bir fikir asla böyle bir iddiayı kabul edemez. Tabiatta güzellik yoktur ve “bedii hüsün(ebedi güzellik)” sanattaki güzelliktir. Sanattaki güzellikten sonradır ki tabii güzellik meydana çıkar.

*                            *                             *            

                Zümrüt dağlar, mor sisli ormanlar, gümüş köpüklü çağlayanlar, nihayetsiz denizler ancak bedii bir harsa malik olan insanın karşısında güzeldir. Vahşilerle hayvanlar dağlara, ormanlara, çağlayanlara, denizlere, tululara, guruplara bakarken hiçbir şey duymazlar, çünkü olnlarda “bedi hüsün” hakkında bir fikir, bir mefhum yoktur.

                “Bedii hüsün” ise sırf içtimai sebeplerden husule gelir. Dini bir hayat yaşayan insanlar bu hayatın ciddiyetinden, azametinden, zapturaptından, fedakârlığından, vahdetinden, hasılı mukaddesliğinden yorularak bazen gayr-i mukaddes olan sanat sahasına kaçarlar ve orada “bedii”hüsn”ü yaratırlar. Güzel mefhumunu zihinlerine koyduktan sonra bu mefhumu tabiatın üstüne de tatbike kalkarlar ki “ tabii güzellik” işte buradan çıkar. Dini hayat yaşamayan hayvanlarda bedii ihtiyaç yoktur.

                Bedii heyecanı coğrafi muhite atfetmek gayet büyük bir hatadır. Bizce ne kadar güzel ve cennetten farksız yerler vardır ki çerçevelediği hayat içinde yaşayan  “bedii hars”tan mahrum iptidai insanlar o kadar hoşumuza giden muhitlerinden bizim duyduklarımızı duymazlar. İzmit Körfezi’ne gidiniz. Sapanca Gölü’nün etrafında dolaşınız. Ne manzaralardır!.. Halbuki şimdiye kadar oralarda yaşayanlardan ne bir şair ne bir ressam , ne bir sanatkar çıkmıştır. Boğaziçi’ndeki yalılarda oturanlarla kayıklarda kürek çekenlerin, akis denize düşen mehtaba karşı, duyguları bir midir?

                Sonra ne dağlık, ne taşlık ve akim muhitler vardır ki bir bedii hars sayesinde ezeli sanatkarlar yetiştirmiştir.

Dini hayat yaşayan insanların bir de “bedii efkar-ı umumiye”si vardır ki güzelliğin mefhumunu tebellür ettirirler ve fertler o mefhum ile tabiata gözlerini çevirirler. Hüsün bir kıymettir ki onu eşyaya insan verir. Yoksa onu eşyadan almaz. Hüsün, tabiatın haddizatında değil, bedii bir harsa malik olan insanın fikrinde, ruhunda, gözündedir. Arap emiri, mecnun aşkını işitince Layla’yı çok güzel sanır. Aratır, buldurur ve Leyla’nın kara kuru, cılız bir kız olduğunu görünce:

                -Mecnun’u sen nasıl kendine meftun ettin? Hiç güzel değilsin der. Leyla’nın verdiği cevap ne kadar doğru ve hakikate mutabıktır.

               -Ya emir! Sen bana kendi gözünle bakıyorsun. Bri kere de Mecnun gözü ile bak. Güzelliğimi göreceksin.

*                            *                             *

              Esatire gelince, bunun da mebdeini bilmeyenler yalnız yunanlılara has bir bedii müessese zannederler,

              Coğrafi muhitin zekaya doğrudan doğruya tesiri yoktu. İçtimaiyatın mebadisini bilmeyenler der ki: “Yunanistan’ın seması çok açık ve bulutsuzdur. Denizleri çok mavi ve şairenedir.” Bu muhit “Yunan mucizesi” ni yarattı ve Yunan esatirine (masallarına, mitolojisine) vatan oldu ve eski Akdeniz medeniyetine semanın bulutsuzluğuna, fayda aydınlığa, iklimin letafetine etfederler. Vakıa coğrafi muhitin hiç tesiri yok değildir; tesiri vardır, fakat ferdin ve zekanın üzerine doğrudan doğruya değil bil vasıtadır. Coğrafi muhit “içtimaiyata” tesir eder. İçtimaiyetin içinde bir cüz olan fert “umumi hars”ın nurui mefhumui ideali altında yükselir. “beşer” iken “insan” olur.

                Mesela, eski yunan medeniyetini ele alalım. Orada sahil çoktur. Sahilin etrafındaki beldeler dahilin yüksek ve sarp dağları sebebiyle karadan birbiriyle münasebette bulunamamışlardır. Hepsi ayrı bir hükümet halinde yaşamışlar. Siyasi idareleri ayrı olan bu beldelerin deniz yoluyla birbirlerine son derece yakınlığı Yunan harsının bütün Yunanistan’da umumileşerek intişarına sebep olmuş. Yunan harsı ve Yunan içtimaiyeti olmasaydı ne o denizler, ne o açık mavi sema, ne o ilahi iklim Yunanlılara tesir ederdi. Tekrara hacet var mı? İçtimaiyetleri olmayan hayvanları bir kere düşünelim. Mesela , Yunan denizlerindeki martılar, Mora’daki kargalar o güzellikleri görebilirler mi? Bu güzelliği görebilmek için evvela hayvanlıktan, beşerilikten insanlığa yükseltmek, bir hars içinde güzellik mefhumunu kazanmak, sonra insanın içtimai gözüyle o manzaralara bakmak icap ediyordu.

*                            *                             *                                           

                Esatire gelince, bununda mebdeini bilmeyenler yalnız Yunanlılara has bir bedii müessese zanneder, bu zan hakikatin ne feci bir surette uzaktır… Her milletin bir dini vardır, asırlar geçtikçe müesseselerde yavaş yavaş tekamül eder. İptidai bir din de terk olununca ayinlerinin hatırası masal şeklinde ve “artta kalış – survivance” halindeki eski müminlerinin torunlarına geçer. Onların hayalini doldurur. Terk olunmuş bir din mukaddeslikten çıkmış demektir. Yunan esatiri daha din iken şüphesiz böyle güzel ve şiir-amiz değildi. Sonra felsefi fikirler ve ilmi sezişler yunanlılara ilk ve iptidai dinlerini kaybettirince eski ayinler birer masal oldu. Bu masalın içinde bedii harsa malik bir milletin hayalinden birçok şeyler ilave edildi ve bedii ve ebedi bir esatir haline koyarak onunla çok meşgul oldular. Garp bu bedii abideye kıymet verdi.

                Bizimde esatiri pek çok masallarımız vardır. Kutludağ, Ergenekon, Göç ve ilh… gibi

                Bunlar işte bizim esatirimizdri. Hayalimiz bu masalları süsler ve edebiyata mevzu yaparsa bizimde yarın yüksek bir esatirimiz teşekkül edeceği tabiidir. Yunan esatirinden lham almaya ihtiyacımız yoktur ve bu lüzumsuzdur. Başkalarının esatirine muhtaç olan, kendi esatiri, iptidai ve gayet eski bir mazisi olmayan milletlerdir.

                Jean Fineau’ya göre yetmiş üç kavmin tesalübünden husule gelen bugünkü Fransız milleti bizzat esatiri bir maziye malik olmadığı için mecburen Yunan esatirine kıymet vermiştir. Biz, Yunan esatirini edebiyatımıza ve harsımıza sokamadığımız gibi İbrani esatirinden de istifade edemeyiz, çükü İbrani esatiri bütün mukaddes kitaplara girizgah olmuştur ve bizce mukaddes bir mahiyettedir. Yukarıda tekrarladığım gibi mukaddesat sanata zemin olamaz.

                Acaba hangi şairimizn hayali, isimleri bilinmeyen kitapların karanlık ve okunmaz sayfları arasında unutulmuş kalmış olan bu alemi aydınlatacak, bize milli esatirimiz, milli ve bedii müessesemizi verecektir.

                Benim gibi her sanatı sevende bu sevgili ve genç dahiyi bekliyor sanırım.

                                                     Turan, S. 1423 , 13 T.evvel 1915/26 Ekim 1915




Ömer Seyfettin Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler