18-10-2015 Ömer Seyfettin

 Bu müthiş günleri geçirdiğimiz sırada maziyi kurcalamaktan zevk alanlar zımni bir ifade ile “Bizi muharebeye sokan, milliyet cereyanıdır” demek istiyorlar. Hâlbuki hakikat tamamen bu bühtanın zıddıdır.

         Milliyetperverlerin bu muharebeyi ne kadar istemediklerini göstermek için evvelâ kısaca şu noktaları tenvir edelim:

      1 - Milliyetperverler kimlerdir?

      2 - Umdeleri, gayeleri nedir?

      3 – Memleketteki siyasi, içtimai vaziyetleri ne merkezdedir?

                                                                                      1

      Yedi Sekiz sene evvel “sırf ilmi bir mahiyette” bir Türkçülük başladı. O vakit devletin siyaseti “imparatorluk siyaseti” idi. Maarifin, harsın, müessesatın damgası “koyu bir Tanzimatçılık” idi. Milliyetperverler evvelâ ‘’lisan, sanat, edebiyat’’ meselesini ele aldılar. Hükümet, hareketlerine mecburiyet tahtında göz yumuyordu. Çünkü yalnız fikir sahasında çalışıyorlar, fiiliyata geçmiyorlardı. İşleri, güçleri ortaya ‘’’nazariye’’ atmaktı. Ekserisi muharrirlerden, muallimlerden, mektep talebelerinden idi. Beyazıt’ta bir mahfilleri vardı: ‘’Türk ocağı!’’ Türk ocağının en birinci mesleği ‘’ kat’iyen siyasata karışmamak’’ idi. Bir kısmı ocakta toplanan milliyetperverler, idaresi altında yaşadıkları hükümetin umdelerine manen muhaliftiler. Fakat fiiliyattan uzak yaşamak, yalnız ilmî, yalnız nazarî kalmak meleklerinin esası olduğu için hiçbir itiraza kalkmıyorlar, kendi fikirlerinin, kendi nazariyelerinin yayılmasına çalışıyorlardı. Bununla beraber ‘’milliyetperverlik’’ tebellür edemedi. Fiiliyata intikal edecek kıvamı bulamadı. Tesiri yalnız lisanda, edebiyatta, sanatta görülebildi. Siyasetimiz bu cereyandan hemen hiç müteessir olmadı, denilebilir.

      Milliyetperverler ‘’dini bir, dili bir’’ cemiyeti bir millet sayıyorlar, İstanbul’da, Trakya’da, Anadolu’daki halka Türk diyorlardı. ‘’Osmanlılık’’ onlarca yalnız devletin ismi idi. ‘’Bilâ-tefrik-i cins ü mezhep’’ yani ‘’Türk, Rum, Arap, Ermeni, Yahudi…’’ milletlerinin mecmuundan hâsıl olma sun’î bir ‘’Osmanlı milleti’’ kabul etmiyorlardı. Buna Tanzimatın bir hülyası nazarıyla bakıyorlardı. Hâlbuki hükümet daha düne kadar, Tanzimatın bu hülyasını yaşıyor, beyannamelerinde halka ‘’Ey Osmanlı milleti!...’’ diye hitap ediyordu.

                                                                                        2

      Milliyetperverlerce her millet bir millettir. Muhtelif milletlerin mecmuundan mürekkep bir millet olmaz. Türk, Türktür; Arap, Araptır; Rum, Rumdur; Ermeni, Ermenidir. Yahudi de Yahudi… Milliyetperverlik yalnız bir millete taraf olmak değildir. Bütün milliyetleri tasdik etmek, müsavi tutmaktır. Türkçüler, Türkiye’deki milletlerden hiçbirini temsil etmek istemiyorlar, yalnız ‘’Türkler’’i şuurlu bir hale getirmeye uğraşıyorlardı. Onların itikadı kuvvetli id.

      “Allah esir bir millet yaratmamıştı!” Her millet kendi mukadderatını tayin etmek hakkına tabiî surette malikti. “Fiiliyat” sahasına hiçbir an geçemedikleri için yalnız nazariye halinde kalan siyasi fikirleri, siyasî mefkûreleri şunlardı:

A-     Türkiye’yi iki kısma ayırmak! Türklerle meskûn cihete yani Anadolu’ya “Türk yurdu” demek. Araplarla meskûn kısımlarına muhtariyet, -hatta bazı müfritlerince- istiklal vererek ‘’Arap Yurdu” diye ayırmak!

B-      Türk Yurdunda Türklerin arasında ekalliyette kalan Rum, Ermeni, Yahudi gibi milletlere de “harsî bir muhtariyet vermek”, serbest inkişaflarını temin etmek, Türklerle noktası noktasına, her hakça müsavî tutmak…

  Memleketimizin “fikir sahası” da hürriyet nimetinden mahrum olduğu için bu umdeler, bu gayeler böyle vazıh bir surette ortaya atılamıyor, bin türlü dolambaçlı yollarla, adeta edebî bir kaçakçılık halinde, ilmî makalelere sıkıştırılıyordu. Türkçüler, devletin eski imparatorluk gailelerinden kurtulup Türk Yurdu’nda rahat kalınca terakki edeceklerini, Türkiye’de inkişaf edecek harsın, irfanın nurlarıyla, dünya yüzündeki bütün Türklerin cehalet karanlığından kurtulacaklarını ümit ediyorlardı. Hâsılı faaliyetleri yalnız hars, yalnız edebiyat, yalnız ilim sahasına münhasırdı.

                                                                                 3

     Çünkü evvela bir kere son derece azlıktılar. Memleketin bütün münevverleri Tanzimat marifetiyle yetiştikleri için onarın temayüllerini anlamıyorlar, kabul edemiyorlardı. Herkes Babıali’nin fikrinde idi: Siyaseti hiç değiştirmemek! Araplarla meskûn mahalleri yine elde tutmak. Hükümetin dini şeklini muhafaza ederek İslamlar beyninde “milliyet cereyanlarına” na mani olmak. Hatta bu tabiî temayülünü hıyanet addetmek!

     Milliyetperver Türk gençleri gibi, milliyetperver Arap gençleri de faaliyetten men olunuyor:

-          Siz İslamsınız! İslamların milliyeti yoktur.

deniliyordu.

     Sonra Türkçülerin muntazam teşkilatları, muntazam neşriyatları yoktu. Hatta bu cereyan henüz daha çocuktu. Tam Türkçü pek nadirdi. Karaktersizliğimiz, yani “telif”çiliğimiz bu sahada görünüyordu. Bir adam hem Türkçü, hem ittihad-ı İslamcı, hem emperyalist olabiliyordu. Umdelerle hudutları çizilmemişti. Her harekete Babıali’nin damgası yapışıveriyordu.

     Tam Türkçüler, yani dar Türkçüler, Türklerin nüfusunu, bomboş, vasi arazilerden daha ziyade düşündüklerinden kat’iyen muharebeyi istemiyorlardı. Hele suriye, hele ırak gibi Arap yurtları için Türk kanı dökülmesine, Türk paraları sarf olunmasına hiç akıl erdiremiyorlardı. Tam Türkçülerden hiç kimse ne mebusana, ne hükümet mahfillerine, hâsılı hiçbir yere girememişti. En kabadayısı nihayet bir lise muallimi isi. Biraz sesini yükseltse o saatte susturulabilirdi.

     İşte Türkçüler hiç istemedikleri muharebenin ilanını hayretle karşıladılar. Hâsıl olan heyecandan yine milliyetperverlik nokta-i nazarına göre istifadeye kalktılar. Çanakkale iftihar ettiler. Fakat Irak’ta Suriye’de dökülen kanlar için teselli kabul etmez matemler tuttular.

     Bir kere muharebeye girilmişti. İstiklalini kazanan diğer milletler gibi Kafkasya Türklerinin de hürriyetini istediler. Vukuunda taksirleri olmayan bu muharebede işte Türkçülerin yegâne istediği şey! Ne ilhan, ne hayt, ne temessül… Yalnız her millete mev’ut hürriyetten Türkler için de bir hisse…

                                                                                    ***

    Milli hürriyet için büyük muharebelere lüzum yoktu. Bunu tam Türkçüler biliyorlardı. Yalnız şuura, harsa, irfana, ilme, tealiye ihtiyaç vardı, kılıçla alınan hürriyet zincirli idi. Fakat rüşte erilerek kendi kendine yavaşça kazanılacak hürriyet ebedî bir hakikatti.

    Toptan, tüfekten, ateşten, demirden evvel darülfünun, mektep, muallim, edebiyat, sanat, ilim lazımdı. Bunlarsız ordu, bunlarsız muharebe kat’î bir felaketti. Muhakkak bir hezimetti.

     Fakat dertlerini kimseye anlatamadılar.

                                                               Akşam, S.31, 20 Ekim 1918, s.3




Ömer Seyfettin Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler