01-10-2014 Mehmed Akif Ersoy

     Dün gece pek evdiğim bir arkadaşımla evlerimize dönüyorduk. Vapurda karşımıza ellibeş - altmış yaşlarında kadar bir adam geldi. Arkadaşıma aşinalık etti, oturdu.

     Ben bu zat kimdir bilmiyordum. Ancak arkadaşımın kendisine karşı takındığı tavr-ı hürmetten hüviyeti öyle ''Neme lazım! kim olursa olsun! " düstur-ı ihmaline kurban edilecek ale'lade adamlardan olmadığını anladım. Aradan üç beş dakika geçer geçmez karşımızdakinin kitap mütaalasına dalmasını fırsat bilerek arkadaşıma dedim ki :

     - Allah'ı seversen pek merak ettim, bu adam kim?

     - Pek fazıl, pek muhterem bir adamdır. ulum-ı riyaziyede birçok te'lifatı, birçok tedkikatı vardır. Vaktiyle kendisinden bir hayli ders almış idim...

     - Ha şimdi aklıma geldi. Birkaç kere bu zattan bahsetmiş idin.

     - Evet ta kendisi!

     - Hariçte bir vazifesi var mıdır?

      - Hayır, mütekaiddir.

      - Evinde kabul eder. Lakin ne faide ki yaşını başını alanlar okuyacak halde değil ; gençler de okumanın lüzumunu anlamak için galiba ihtiyarlık devrinin kudumunu bekliyorlar.

                                                                                    ***

     Yirmi sene kadar oluyor. Doğup büyüdüğüm, bütün yerli sekenesini tanıdığım mahallemizde yeni bir adam görülmeye başlamıştı. Mahalle kahvesine hiç çıkmaayan, ''kitapları tamam iki muhacir arabasıyla taşınan" bu yeni kiracı hakkında o kadar garib sözler söylenmişti ki zavallı adam zihinlerde adeta hırçınlığın, titizliğin, kabalığın bir timsali kesilmişti.

    Lakin doğrusunu söylemek gelirse yeni kiracının melekiyeti temsil eden pak, münevver siması bütün o şayiaları, dinleyenlerin değil söyleyenlerin nazarında bile hükümsüz bırakıyordu.

    Bir cuma günü üç beş arkadaş bu yeni kiracıyı ziyarete gittik. Adamcağız bizi gayet sevimli bir yüzle kabul etti. Yalnız kahve ikram edemeyeceğini söyledi :

  - Afv eddersiniz, refikam ihtiyar bir kadındır ; iş görecek halde değil. Hizmetçim yok. Ben sizi bırakıp kahve pişirmekle meşgul olsam tabii onu da siz istemeyeceksiniz...

  - Aman efendim, kahveyi her yerde içebiliriz. Lakin efendimizin meclisini bir yerde bulamayız...

   Hakikat hane sahibinin üç çeyrek kadar süre musahabesi, o kadar latif o kadar müfid, o kadar yüksekti ki saatlerce devam etseydi usanmak şöyle dursun, doyamacaktık.

   Lakin daha beklemeye imkan yoktu; çünki adamcağız sözünü bitirir bitirmez artık kendisini yalnız bırakmamız lazımgeleceğini gayet açık bir lisan ile anlatmıştı. Biz bu mübarek zatın elini öpüp çıkarken arasıra meclisinden istifade edebilirmiyiz diye sorduk. Cuma günleri namazdan sonra bir saat kadar bizimle meşgul olabileceğini söyledi. Artık yeni kiracının hırçınlığı, kabalığı hakkındaki rivayetlerin nereden meydan aldığı nazarımızda pek ayan idi: Hiç şüphe yok, biçare hücre-i sa'y ü irfanını mahalle kahvesinde çevirdek, tahariyat-ı hakimanesine hasredeceği kiymetli zamanını sebze piyasasından bahs ile geçirmek için akın akın geldiler, isteklerini bulamayınca adamcağıza hücum ettiler.

   Arkadaşlar demin işittikleri sözlerden o kadar mahzuz olmuşlardı ki evvelce ertesi cuma için tertib etmiş oldukları eğlentiyi bin can ile feda etmişlerdi.

    Uzatmayalım, birinci meclisten daha parlak olan ikinci musahabe üzerine şu adamdan ders okusak temennisi başımızı da işgale başladı. Öbür ziyaretizde elini öpüp çıkarken ayrı ayrı ricada bulunduk.

- Çoçuklar! siz okumak istiyorsunuz... Güzel arzu lakin benden okuyabilmek için biirçok sıkıntıya katlanmanız lazım ki ben siz de o tahammülü göremiyorum. Evvela ders zamanlarını ben tayin edeceğim. Bir de muayyen zamanlarda beşiniz birden hazır bulunacaksınız. Sonra söyleyeceğim sözleri can kulağıyla dinliyeceksiniz. Anlamadığınız mebahisi anlamış gibi gözükmeyeceksiniz yani tekrar tekrar soracaksınız. Hele ben hangi usulü, hangi kitabı istersem bila-itiraz kabul edeceksiniz. Bu şerait dahilinde okuyabilecekseniz başlayalım. Yoksa ne kendinizi yorun, ne beni!

- Baş üstüne efendim, hepsini kabul ettik. Hatta bir bu kadar teklifiniz daha olsaylı onu da kabul ederdik. Hamdolsun çocuk değiliz. Aklı başında adamlarız. Hiç efendimiz, o kıymetli zamanını bizim menfaatimize feda etmez gibi büyüklük göserirsiniz de biz çalışmazlık eder miyiz?

- Pekala cuma günleri saat dokuzda, salı akşamları gece saat iki buçukta gelir, bir saat okur, gidersiniz. Erken gelmek yahud geç gitmek, yahud bir akşam gelmeyip onun yerine bir başka akşam gelmek gibi yolsuzlukları asla hoş görmem. İyi düşünün.

       İlk salı akşamı dakikası dakikasına beş arkadaş hocamızın evine gittik. Derse başlamazdan evvel seviye-i malumatımızı anlamak için her birimize birkaç söz söyletti.

 - Çocuklar, anlaşılıyor ki siz birşeyler okumuşsunuz, lakin pek iyi görülüyor ki bir şeyler anlamamışsınız! Ha! Şimdi o eski okuduklarınızı kamilen unutarak beni dinleyeceksiniz. Sizinle evvela hesaptan, hesabın ta başından başlayacağız...

       Filhakika bizi hesabın başından başlatan hocamız a'dad hakkında öyle malumat verdi ki anlamamak, anladıktan sonra hayran olmamak kabil değildi.

       İkinci dersin tesadüf ettiği cuma günü hocanın evine beş dakika geç girmiştik. Zira arkadaşlarımızdan ikisi vaktiyle gelememişti. Hoca taahhurun sebebini haşin bir çehre ile sormaktan geri kalmamıştı. Dördüncü derse içimizden biri hiç gelmedi. Beşincide ise üç kişi buluşup gidebildik. İki arkadışımızdan biri derse başladıktan yarım saat sonra, diğeri ders bitimine on dakikadan az zaman kala yetişebildi.

- Anlaşıldı çocuklar! Siz dersten ziyade nasihat almaya muhtaç imişsiniz. Hani o taahhüdleriniz nerde kaldı. Hani siz hayrını şerrini tanır adamlar idiniz? Lakin kabahat sizde değil... Kabahat bende ki şimdiye kadar ettiğim tecrübelere kanmadım da hala bu memlekette adam arıyorum, hala sizin gibilerinin süret-i haktan görünmesine aldanıyorum!

   Doğru! Hayrınızı, şerrinizi tanıyorsunuz... Lakin sizi hayra sevk için arkanızdan sopayı, şerden men' için de göğsünüzden dipçiği eksik etmemeli. Çünki ilk terbiyeyi bu surette alıyorsunuz.

   İçimizden biri ortada bu kadar hiddete mahal göremediğini sözylemez mi! Hocanın sabrı, sekineti büsbütün alt üst oldu :

- Ne demek! Dünyada daha neye kızılır? Ben sırf Allah rızası için size karşı taahhüdde bulundum; siz de sırf kendi menfaatiniz için bana karşı taahhüdde bulundunuz. Şimdi siz sözünüzde durmuyorsunuz, yalancılık ediyorsunuz, benim olanca intizamımı, rahatımı bozuyorsunuz da hala meydanda kızacak ne var diyorsunuz! Haydi şuradan cehennem olun!

   Hocanın evinden süklüm büklüm çıktık. İki üç gün sonra ben yalnızca giderek derse devam etmek istedimse de kapıyı açan bile olmadı.

     İşte dün gece gördüğüm bu mütekaid riyazi vaktiyle başımızdan geçen şu macerayı aklıma getirdi. Ne yalan söyleyeyim öteden beri gayet nikbin (iyimser) olduğum halde az kaldı çokları gibi ben de bedbin (ümitsiz) kesilecektim.

    Bakıyorum, ayrı ayrı pek iyi adamlarız. Bizi medeniyette dünyalar kadar geride bırakan milletlerin efradında bizdeki büyüklükler yok. Sonra bakıyorum bir yere gelince bir heyet-i içtimaiye teşkil edemiyoruz, çünki o terbiyeden mahrumuz. İşte bizim muhtaç olduğumuz terbiye asıl bu ikinci terbiye olacak.

                                                                                                                               Mehmed akif




Mehmed Akif Ersoy Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler