05-07-2015 Mehmed Akif Ersoy

                Okullarımızda dil derslerinin ne kadar geniş bir yer tuttuğunu anlatmak gereksizdir. Bir kere Türkçemiz başlı başına bir dil olmayıp Doğu’nun iki önemli dili olan Arap, Acem dillerinin yardımıyla yaşadığından, bir de kim ne isterse desin, aşırı bir sadeleştirmeye taraftar olanlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın, Osmanlılar için bu iki dilden aldıkları kelimelerin birçoğunu geri vermek ne şimdiki halde, ne de gelecek zamanda mümkün olamayacağından; hatta günün geçerli fenlerini memleketimize getirdikçe konmasına mecburiyet görülen terimler için yeniden kelimeler, tamlamalar ödünç almak zorunda kalacağımızdan dil derslerine verilecek önem çok görülmemelidir.

                Fakat acaba okullarımızda dil derslerine cidden önem veriyor muyuz? Gerçi Arapçadan sarf, nahiv okutuyoruz; Farsçanın kurallarını gösteriyoruz: Türkçeden bir hayli şeyler öğretiyoruz. Yani dil için harcadığımız saatler fenler için ayırdığımız zamanın iki, belki üç katını buluyor. Öyle ya! Bunlardan başka bir de Fransızca öğrenmek mecburiyeti var. Fransızca, okullarımızın hepsinde mutlaka okutulmalı mıdır? Yoksa bazısında mı ders olarak verilmelidir? Konunun bu yanını başka bir gün düşünürüz.

                Arapçayı ele alalım: okullarımızın bir kısmında emsile , maksud, bina, avamil, izhar gibi kitaplar; bir kısmındaysa son dönem alimleri tarafından doğrudan doğruya Türkçe yazılmış eserler okutuluyor. Bir Türk çocuğuna Arapça yazılmış kitaptan kurallar öğretmek bizim memlekete mahsus garipliklerdendir ki asırlardan beri alışmış olduğumuz için gözümü ilişmiyor!

                (اعلم ان ابواب التصريف ) İbaresinden rahmetli hocamın anlam çıkararak biz zavallılara ezberlettiği hükümleri bugün düşünüyorum da dil bilgisinden başka her şeyi kapsayabileceğini görüyorum. “(ilem) ey hitaba salahiyeti derkar olan talip! İlm-i şerif sana malum ve meczum olsun bil sen… Neyi bil (enne) tahkikan (ebvabet-tasrif) ilm-i sarfın babları nedir? (hamsetün ve selasun) otuz beştir. Ne yönünden otuz beştir, (baben) bab yönünden…

                Hocamız bize Arapça bir ibarenin her halde Türkçeden başka bir dile tercümesi olan şu tekerlemeyi tekrar ettire ettire hiçbir şey anlamamak şartıyla ezberletirdi.

                Bereket versin ki öncedem emsileyi de anlamamak şartıyla ezberlemiş olduğumuz için bizim idmanlı, melekeli hafıza bu bina dilini de pek o kadar yabancı bulmuyordu.

Sevdiklerimden biri hikâye ediyordu:

Evimizde bir misafir çocuğu baktım, sallana sallana bir kitap ezberliyor. Oğlum o okuduğun nedir, dedim; emsile, dedi.

       - Pekala! Nasara ne kelime?

       - Nasara fil’l-i mazi, bina-i malum, müfred, müzekker, gaib, manası yardım etti.

       - Bir gaib er.

       - Hayır efendim, o “bir gaib er” geçen sene idi.

 

                Besbelli Çocuğa üst üste iki sene emsile okutmuşlar. Ancak hoca değişmiş olmalı ki birisi “bir gaib er” ile beraber ezberletmiş, diğeriyse orasını aradan çıkarmış!

Hocamızın tuttuğu yöntem bizi Arapçadan fena halde yıldırmıştı:

                Baksanıza bir kelimenin, bir (i’lem)in satır anlamı oluyor ki neresinden çıktığını ancak Allah Teâlâ Hazretleri bilecek! (enne) deki tahkik anlamını yani (enne)yi tahkikan şeklinde tercüme etmekten maksadın ne olduğunu hala anlayamamışımdır. Orada (yön)ün ne olduğunu pek yakın zamanda bulabildim: (baben) temyiz olmuyor mu, temyizin varlığını “ne cihetten” sorusunu sorarak bulmak adet haline geldiğinden, bizim öğretmenlerimiz de cihetin tam Türkçesi olan yön kelimesini kullanmaya karar vermişler.

Şimdi böyle bir yöntemle dil kuralları öğrenilir mi? El cevap: Öğrenilemez.

                Hiç öğrenenler yok mu? Elbette var. Ancak zavallıların bu uğurda harcadığı zamanı, emeği hesaba almayacak mısınız? Hem esas istenilen dil kuralları değil ki. Bize asıl dil gerekir, dil! Dilin kurallarını o dille konuşan kavimden daha iyi biliyorsunuz; fakat o dille yazılmış bir kitabı, bir gazeteyi okuyup anlayamadıktan sonra ilminizden ne fayda bekleyeceksiniz?

                Diyeceksiniz ki “ ne zararı var! Ben Arapça bir eseri anlamam ama bildiğim kurallar sayesinde Osmanlı dilinde kullanılan Arapça kelimeleri, Türkçeleri doğru okur, doğru kullanırım. Bundan dolayı zamanında harcadığım emek boşuna gitmiş değildir.”

                Ben de diyeceğim ki: “ dil kelimelerden ibarettir. Sen Arapça yazılmış bir eseri anlamak için gereken kelimelerin yüzde seksenini biliyorsun. Kalan yüzde yirmiyi de seksenin yardımıyla anlayabileceksin. Dil kurallarını bildiğini de iddia ediyorsun. O halde nasıl oluyor da yine o eserin karşısında apışıp kalıyorsun?

       - Bakkal! Unun var mı?

       - Var.

       - Yağın, şekerin?

       - Var.

       - Ayol öyleyse ne duruyorsun? helva yapıp yesene!

Dediği gibi gerektiği kadar kelime biliyorsunuz; kuralları da ezberlemişsiniz, biraz himmet edip okumaya başlasanıza.

***

                Türkçe yazılış kitaplardan Arapçanın kuralları daha kolay öğreniliyor, pek tabiidir. Ancak bizim en büyük kusurumuz, her işte olduğu gibi dil konusunda da teorilerle fazla ayrıntılı bir şekilde uğraşmamız, uygulamaya hiç önem vermememizdir.

                Mesela çocuklara senelerce aksam-ı seba yükletiriz de bir mutel kelimeyi sırayla çektiremeyiz. Hatita i’lalin güçlüklerini bildiğimiz halde belki kendimiz bile mutel fiili tereddütsüzce çekemeyiz. Âcizane fikrime kalırsa okullarda okutulacak Arapça dil bilgisi yüz sayfayı geçmemeli, en esaslı kurallar öğretilmelidir. Alt tarafı yalnız uygulama olmalıdır. İkişer kelimeli cümlelerden başlanılarak cümleler bulunmalı yahut düzenlenmeli. Bunların kelimeleri üzerinde dil bilgisi kuralları uygulandıktan sonra cümle çözümlemeleri yaptırılmalı, tercüme ettirilmeli. Gide gide bu cümleler büyütülmeli. İş hafif ibareleri şiirlere kadar vardırılmalı. Çocuklar için Arapça yazılmış bir düzyazı hikmeti ya da ahlaki bir şiiri anlamak ne büyük bir zevktir! Çocuk bir kere bu zevkten nasip almaya başladı mı artık onun geleceği güvencededir. Çünkü Türkçe okuyacağı eserler kendisine bir taraftan sayısız Arapça kelimeler öğreteceği gibi sermayesi sürekli artacak; sizin için hafif hafif hikâyeler tercüme ettirmek imkanı bile doğacaktır. Arap çocukları için hazırlanan (mecaniyyü’l Edeb) neden bizim çocuklarımızın işine yaramasın? Bir sene adam akıllı okutulan çocuk Mecaniyyü’l Edeb’i pekâlâ okuyabilir. Gerçi bu eserin son ciltleri Cahiliye dönemine ait şiirler, kahramanlık şiirleri, makamat, etbak, tesavir gibi manzum, mensur birçok çetin eserleri içerse de bu eserler aşamalı bir şekilde güçleştiğinden yani kitabı sırasıyla takip eden çocuklar sonlara doğru hayliden hayliye meleke kazanacaklarından o kadar güçlük çekmezler.

                Bir de Arap’ın anlaşılması pek zor olan eserlerini bugün biz okumazsak da olabilir. Zaten onları Araplar da şerhlerin yardımıyla okuyabilir. Bize asıl orta derecede kitapları anlayacak bir meleke elverir.

                Bununla birlikte (Mecaniyyü’l Edeb)i örnek olarak getirdim. Yoksa mutlaka bu kitap okunsun, demiyorum. Ancak dizgi yanlışları gayet düzeltilmiş, harekeli, iyi kâğıt üzerine basılmış, içindekileri güzel seçilmiş, ayrıca bir de şerhi yazılmış bu eser de bizim için pek faydalı olabilir.

                Benim tavsiye etmek küstahlığında bulunduğum bu yöntem o kadar yeni bir şey değilse de büyük bir ilerleme adımı olacağına şüphe edilmemelidir. Dil için bundan daha çok pratik, çok daha kolay yöntemler varsa da akıl sahiplerinden birinin dediği gibi: “ belirlediğiniz hedefe koşa koşa gitmeye kalkışırsak doğal bir hareket etmiş olmayız.” Yavaş yavaş gidelim fakat elbirliğiyle gidelim. Beş on adım koştuktan sonra yorgun düşecek değil miyiz? Elbette doğal bir yürüyüş daha güvenlidir.

                Farsça için de aynı yöntem takip edilmeli. Bir Türk çocuğu kendisi için hiç yabancı olmayan Farsçayı okumalı, anlamalı, hatta söylemelidir.

                Biz galiba şu düşüncelerimizle hem Arapça, Acemce ile uğraşanların hem de artık bu dillerin modası geçmiş kuruntusunda bulunanların canını sıkacağız. Öncekilerin biraz insaf buyurmalarını, düşüncelerimin neresi yanlışsa uyarmalarını rica ederiz.

                Arap, Acem dilleriyle uğraşacak zamanda değiliz; yalnız medeni milletlerin dillerini öğrenelim, diyenlere deriz ki:

                Sizin teklifiniz tıpkı, coğrafya kitaplarından Asya, Afrika kıtalarını kaldıralım, demeye benziyor. A kuzum bizim medeni milletlerin arazisinde bir karış toprağımız yok. Bize orada ne ektirirler ne biçtirirler. Biz Asya’da ekeceğiz, Asya’da biçeceğiz. Laf anlayan beri gelsin!

                                                                      5 Temmuz 1910 Sırat-ı Müstakim 




Mehmed Akif Ersoy Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler