30-06-2015 Mehmed Akif Ersoy

                 İkindiüstü Ayasofya meydanından geçiyordum, şadırvan avlusundan bölük bölük çıkan cemaat bende önce bir hatıra, sonra birçok hayal, daha sonra birçok dilek, birçok ümit uyandırdı:

                 Merhum kemal bey (Namık kemal) bir gün arkadaşlarından Nuri Bey’le beraber yine bu meydandan geçiyormuş. Öyle namazını kılarak caminin değişik kapılarından çeşitli semtlere dağılan halkı dikkatli bir bakışla süzdükten sonra demiş ki:

-Nuri! Bu millet ne zaman adam olur bilir misin?

-Hayır.                                                                                                                                                                     

-Ne zaman, bu camilerden şu dizlikli, poturlu hamallarla, küfecilerle beraber senin benim gibi yakalıklı, bastonlu beyler çıkarsa.

                Nuri Bey bu olayı tanıdıklarından birine söylemiş; ben o adamdan duydum. Düşünülürse söz ne kadar doğru, ne kadar anlamlıdır.

                Merhum Kemal Bey bu dileğiyle tabii halk tabakasının ibadetini küçümsemiyor; ancak ibadetin maksadını kendince bilen; abdestte, namazda, camide, cemaatte ne büyük hikmetler, ne ince düşünceler bulunduğunu kimseden duyup bellemeyen bu zavallıların içinde kendilerine doğru yolu gösterecek, uyandıracak adamlar bulunmasını istiyor.

                Camiler, milletin düşüncelerini aydınlatmak için en uygun terlerdir!

                 Ağzı düzgün bir zat kürsüye çıkar da Kuran adına, Hadis adına hangi gerçeği telkin edemez? İhtiraslarının birçoğunu cami kapısının dışında bırakarak temiz, rahat bir kalple Allah’ın evine giren şu binlerce halktan niçin yararlanmamalı? Niçin onları İslam toplumu için daha faydalı bir hale getirmemeli?

                Yazıklar olsun ki elimizdeki nimetlerden, araçlardan yararlanmanın yolunu hiç bilmiyoruz! Daha doğrusu bilerek bilmeyerek o yolları tamamen kapıyoruz. İbadetlerimiz hemen hemen birer bidat şekline girmiş’ Selâtin camilerinde Cuma namazı bir saate yakın sürüyor ki mahfilde okunan Kuran-ı Kerim ile asıl namazdan başkası için geçirilen namazlar boşa gitmektedir!

                “Tayyiballahü enfaseküm…” diye başlayan; yarısı Arapça, yarısı Acemce gidip, ancak özel bir edayla okunan, arada müezzinlerin tardiyeleriyle bölünen; cami hizmetlileri tarafından tevşih güzel adıyla hatırlanan düzyazı mülemma da kimin icadı olsa gerek? Allah aşkına söyleyiniz, bu uzun tekerleme cemaatin canını sıkmaktan, uykusunu getirmekten başka neye yarar?

                Anlarım ağzı düzgün hafızlar mahfile çıkarak tam usulüyle Kuran okurlar; zamanı gelip sünnet kılındıktan sonra hatip anlamlı bir hutbe okur. Aradaki bidatleri aradan çıkarılmasından kazanılanacak zaman da bu şekilde vaaza kalmış olur.

                Fakat vaaz alışıldığı üzere İsrailiyat olacaksa vazgeçtik! Müslüman cemaate artık sosyoloji lazım, sosyoloji! Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde ne kadar Müslüman varsa zillet içinde, sefalet içinde, esaret içinde yaşadığını; sefil bir milletin elinde kalan dinin mümkün değil yükseltilemeyeceğini bilmeyen, anlamayan vaizi kürsüye yanaştırmamalı. Vaiz milletin geçmişini, şimdiki durumunu bilmeli, cemaati geleceğe hazırlamalı.

                Hele hoca efendilerimiz hiç kürsülerin semtine uğramıyorlar. Göreceksiniz. Ramazanda yine kürsüler şuradan buradan koşup gelen medrese, mektep görmemiş ümmi hocalar tarafından işgal olunacaktır!

                Hocamız Halis Efendi hazretlerinden niyaz ederiz: ya bu kürsülere ramazanda birer adam çıkarsınlar ya da kendini bilmez bilgisizleri cemaatin başına bela etmesinler. Doğrusu bu herifleri dinledikçe gençlerdeki dinsizlik modasını hemen hemen mazur göreceğim geliyor! Eğer dinin ne olduğunu bunlardan öğrenseydim mutlaka İslam’ın en büyük düşmanı olurdum.

                Camiler hakkında söylediğimiz sözler dünyanın her tarafındaki camileri kendinde toplayan Hicaz hakkında haydi haydi söylenir.

                Hicaz’ın bir Müslüman sergisi oluğunu, böyle bir serginin hiçbir millette olmadığını, bundan faydalanmamak kadar sersemlik tasavvur edilemeyeceğini akıl sahiplerimiz pek çok söylemişlerse de biz tekrarını faydasız görmüyoruz. Hem de görmemeliyiz. Bu gibi gelenekler her gün herkes tarafından söylenmelidir. Meşrutiyetten, hürriyetten yalnız ötekine berikine ağız dolusu sövmek suretiyle tat alamamayız, yapılması çok gerekli olduğu halde yapılamayan şeyleri yaptırıncaya kadar uğraşmalıyız.

                İşte haz mevsimi yaklaşıyor. Çoluk çocuğunu bırakıp birçok paralar harcayarak, fedakârlıklara katlanarak dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar giden bu saf yürekli adamlara neler anlatılmaz, ne telkinlerde bulunulmaz! Hiç olmazsa hacdan maksat ne olduğunu öğrenirler, birbirlerini tanırlar a. Ya bu az bir başarı mıdır?

                 Ah ne yazık ki hacılarımızın içinde “Medine’de Peygamber yatıyor Kâbe’de Allah…” diyenler bile var!

                Zenginlerimizin bir kısmı hacca gitmez, bir kısmı bedel gönderir, bir kısmı da on on beş kişiyle beraber gider. Bu sonrakilerin dört beş yüz lira harcayıp götürdüğü adamlar kimlerdir bilir misiniz? Mahallenin ihtiyar bekçisi, muhtar emeklisi, merhum babasının azaldı kalfası gibi haccın hikmetini dünyada değil, ahrette bile anlayamayacak adamlar…!

                Be mübarek adam! Bunların yerine iki üç adam akıllı arkadaş götürsen de Müslümanlar arasında bir tanışma, bir birlik oluşturmaya çalışsan olmaz mı?

                Arapça, Acemce, Rusça, Tatarca konferanslar vermek, hutbeler okumak; Magrib-i Aksa’dan gelen Arap’ı Hint’ten, Çin’den, Sibirya’dan, Afgan’dan, buradan giden hacılarla tanıştırmak; herkesin yakalandığı sosyal hastalıkları ortaya koymak buna el birliğiyle çare aramak ihmal olunacak bir iş midir?

                Hükümet belki bu hususta bazı tedbirler düşünmüş, bazı adamlar bulup göndermiştir. Fakat zenginlerimiz de görevlerini yerine getirmelidir. Evet, “Namaz kılar, Allah’tan korkar, tütün bile içmez” diye mahallenin bekçisine elli lira verip bedel göndermekle bir şey olmaz. Mademki bir fedakârlığa katlanılıyor, bari faydalı olsun, demeli ona göre adam bulmalıdır.

                Hayatını İslam âleminin mutluluğuna adamış olan meşhur gezgin Abdürreşid İbrahim Efendi hazretleri geçen seneki hac için “Bu seneki hac azıcık bir şeye benzedi…” buyuruyorlardı. İnşallah bu benzeyiş gide gide aslı olma derecesine yükselir.

                Ancak bu ümidin gerçekleşmesi o mübarek diyara hac mevsiminde, dediğimiz gibi adamların gitmesiyle ya da gönderilmesiyle mümkün olur. Yoksa validem senakârınız da bu sene hacca gidiyor ki sevabı sırf kendisine ait kalacak, topluma hiçbir hayrı dokunmayacaktır, zannederim.

Sırat-ı Müstakim, 30 Haziran 1910




Mehmed Akif Ersoy Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler