03-02-2015 Mehmed Akif Ersoy

                Aralarında maddi yahut ma’nevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmektir. Teşbih ediplere has bir ma’rifet değildir; hepimiz en âdî, en tabii muhaverelerimizde bile birçok teşbihler yaparız. Çünki ta’rif etmek istediğimiz mahiyetin eğer hariçte vücudu varsa teşbih sayesinde, mücerredattan olan mahiyet, maddiyet sahasına girer. Mesela soğukluk, sevimsizlik mücerredattan iken ˂˂yılan gibi…˃˃ deyince bürudetin pek ma’ruf bir timsali olan o mahluk derhal gözümüzün önüne gelir; ta’rif edilmek istenilen şeyin yahut şahsın halini bize olanca vuzuhuyle gösterir.

                Malumdur ki teşbihde müşebbeh, müşebbehün bih, vech-i şebeh bulunur; edat-ı teşbih olsa da olur olmasa da. Hatta olmazsa teşbih daha beliğ düşer.

                Mesela Hamid’in şu:

                Duruyorken hareketsiz, sessiz,

                Yere inmiş göğe benzerdi deniz.

Beytinde deniz dugunluğuyle, mailiğiyle gök yüzüne benzetiliyor. Bu teşbihde deniz müşebbeh, gök müşebbhünbih; reng ile rükûdet de vech-i şebeh oluyor. Edat-ı teşbih yoksa da onun yerine benzerdi fiili getirilmiş.

                Kemal’in şu:

                Geceyi görenler sanırlar: gûyâ,

                Kara kan dalgalı bir ulu derya;

                Dağları taşları içine almış,

                Kabarmış kabarmış da dona kalmış!

tasviriyle, Nedim’in bu:

                Sinede bir lâhza ârâm ile gel cânım gibi,

                Geçme ey rûh-ı revan, ömr-i şitabanım gibi.

 

matlaında gûyâ, gibi edat-ı teşbihleri var. yine hamid’in

                Süfehâ evliye, geda mürted

                Para ma’bud, bankalar ma’bed!

beyitinde edat-ı teşbihler takımıyle mahfuz.

                Vech-i şebehin şiirde tasrihi icabetmez. Zaten tasrih olunmaz. Çünki bu suret daha beliğ olur. Yalnız müşebbeh ile müşebbehün bih birbirine pek yabancı durur. Yahıt aradaki münasebeti idrak herkesçe kolay olmazsa sözü vuzuhsuzluktan, muammalıktan kurtulmak için vech-i şebeh irad olunmalıdır. Mesela İbni Kemal merhum vâzıh olmazdı. Lakin bakınız vech-i şebehi ne güzel gösteriyor:

                Az zaman içre çok iş etmişti,

                Sayesi olmuş idi alemgir

                Şems-i asr idi : asırda şemsin

                Zılli memdud olur, zamanı kasîr.

                Kezalik  ˂˂ Leyâl-i seng-ı kainatı muhit olan kemalindir ˃˃ cümlesinde gece ile kemal arasında bir teşbih yürütülmüş ki garibdir. Zira ister müşebbeh, işter müşebbehün bih suretiyle irad olunsun, leylin siyah rengi maddiyat ile yahut kederi, matemi ifade eden ma’neviyat ile münasebet tasavvur edildiği anlaşılamaz. Onun için vech-i şebehin ˂˂ ihata˃˃ olduğu tasrih edilmiştir. Edilmeseydi söz muakkad olurdu.

                Müşebbehün bihin müşebbehden ekmel olması yani vech-i şebeh dediğimiz sıfatta müşebbehün bih, müşebbehün bihi müşebbeh yaparlar. İşte yukarı ki teşbih bu kabildendir. Zira asıl olan kemali leyale benzetmek idi.

                Şurası pek iyi hatırda olmalıdır ki: müşebbeh müşebbehün bihin bütün evsafına iştirak etmek lazım gelmez. Mesela bir adam şecaatinden dolayı arslana benzetilivermekle yine o adamın arslandaki vahşet, yırtıcılık gibi diğer vasıflara da iştiraki icab etmez.

                Bir de insan teşbihte her zaman serbest değildir. Bir dereceye kadar adeta münkad olmalıdır. Mesela bir Osmanlı sairi hiçbir vakit memduhunu sadakati itibariyle köpeğe; büyük büyük maniaları iktiham ettiğinden dolayı dağ keçisine benzetmez; merdüm – giriz bir adama ayı diyemez. Daha garibi müteradif elfazdan birini kullanır da diğerini kullanamaz. ˂˂Tosun gibisin ˃˃ deyince koltukları kabaran bir adama ˂˂Öküz gibisin ˃˃  deyin de bakın ne olur! Halbuki tosunda öküz de aynı mahluktur.

                ‘Ali bin Cehm isminde bir şair bedevi abbasilerden el-Mütevekkilin huzuruna çıkarak bir şiir okumuş. Şair halifeyi hukuki sıyanet seciyesinde köpeğe; ukubat-ı siyaseti bi perva aşmak maharetinde dağ keçisin , icabında halim, selim olmak hassasında eşeğe; halkın kendisinden intifai hususunda büyük su kovalarına benzetmiş! El-Mütevekkil bedeviyi çok takdir etmiş. Lakin yanındakiler bu şiir medih midir, kadih midir anlamamış. Halife onlara demiş ki: ˂˂ Bu adam bedevi olduğu için bir şey görmemiştir. Onun için tabiidir ki teşbihatı, hayalatı hep kendi muhitine göre olacaktır. Eğer sizde alem-i bedaveti bilseydiniz teşbihlerdeki isabeti anlar, şiirin büyüklüğünü teslim ederdiniz.˃˃

                Hakikat ‘Ali bin Cehm bir sene kadar helifenin sarayında kaldıktan sonra öyle rakik, öyle nezih eserler meydana getirmiş ki Bağdad şairleri zavallıyı çekemeyerek hapsettirmişler.

                Teşbihin güzelliğine, çirkinliğine hükmedecek meleke zevk-i selimdir.

                Bazan bir nükte gözetilerek maddiyat maneviyata, maneviyata maddiyata teşbih edilir ki eslaftan Nedim bu gibi incelikler üzerinde çok tasarruf eder.   

                Cam-ı lebiyle mest idüp evvel edaların,

                Mestane sonra gönderir ağuşunu cana dek!

beyiti gibi sözleri Nedim Divanı’nda pek mebzul görürüz.

 

                                                                                       Sırat-ı Müstakim Dergisi 29 Şubat 1912 (R.Evvel 1130)        




Mehmed Akif Ersoy Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler