29-10-2014 Ahmet İhsan Tokgöz

        Geçen gün bir yerde misafir idim; gün cumartesi idi, ev halkı kemal-i endişe ile birisini bekliyordu; evde hep birbirlerine bakıyorlar, ‘’Hani ya?’’, ‘’Nerde kaldı?” diyorlardı. Herkeste, kadında, erkekte bir  isti ’cal ve heyecan vardı, ne olduğunu anlayamadınız mı? Mektepte ilk haftasını geçirmiş şakirdi bekliyor idiler. Valide evladından cüda (ayrı) olduğu ilk haftayı büyük bir hüzün içinde imrar etmiş (geçirmiş), peder validenin karşısında za’f göstermemek için işi belli etmemek istemiş ama o da akşamları eve gelip kendini karşılayanı görmeyince me’yus olmuş idi.

     Teşekkür olunur ki mektepten bugün gelecek. Gün cumartesi akşamı. İşte on bir vapuru da geçti. Vapurun mürurunu müteakip evde garip bir manzara revnüma oldu (kendini gösterdi). Valide pencerede, hemşire merdiven başında, dadıyı sorarsanız kız ta orta kapının önünde. Sair hizmetçilerde heyacan-ı umumiye iştirak eylemiş diyorlar ki ‘’Küçük Bey gelecek! Küçük Bey’’

     Çıngırak çalındı! Geldi!

     Arkasına mektebin resmi elbisesini giymiş yakasındaki sarmalı ‘’Mekteb-i Sultani’’ kelimelerini paltosunun arkasından nazara arz etmek üzere paltosunun yaka başlarını dışarı devirmiş, hanenin ümid-i yegânesi bulunmuş olan yavruda da büyük sevinç var.Ömrünün on bir senesini geçirdiği şu evden ilk defa olarak bir hafta ayrılmış, ilk defa olarak kendi başına mektepte kalmış idi. Vakıa mektebe yazıldığı zaman leyli (yatılı) olduğuna çok sevinmiş idi. Ama pederi bir hafta evvel çocuğu mektepte mubassırın (nöbetçinin) yed-i himmetine (eline) tevdi’ eyleyip (bırakıp) heyecanını setre (örtmeye) gayret ile azimet eyleyince (gidince), hele hele göz pınarındaki iki damla yaşı çocuğuna göstermemek için başını da dönemeyince mektebin yeni efendisi ummadığı bir teessüre düşmüştü. Etrafına baktı, hiç tanıdığı sima yok! Mubassır efendi tarafından bahçeye götürülüp orada neşe ile dolaşan çocuklar arasına bırakılıvermişti.Neşeyab (neşeli) çocuklara mahzunane baktı,onlar da kendine tevahhuş (çekingenlik) ile…

     Mini mini şakirt alem-i hayatta kendine birinci refik olacak arkadaşları intihab eyleyip (seçip) onlarla kendi arasında ünsiyet peyda eyleyinceye kadar ne kadar zahmet çekmişti! Hele ilk kelimat-ı tıflane (çocukça konuşmalar) teati olunurken ‘’düdük’’ sesine tabiiyet ile taamhaneye girdiği tabağına yemek ayırmak hizmeti kendine kaldığı vakit zavallı çocuk yeniden müteessir oldu. Fakat teessürünün neden mütevellit olduğunu bilmiyordu; Etrafta bir boşluk hissediyor fikr-i tazesi o boşluğun ne olduğunu ihata eyleyemiyor! Mahzuniyetin asıl büyüğü yatakhanede göründü. Yavrucak kendi başına soyunup yatağına girdiği zaman mektebin kaidesi mucibince herkesin kemal-i sükûn ile gözlerini kapadığını görünce teessürü pek çok arttı. Artık dayanamadı, yorganın altında derin derin ağladı.

     Sanki ağlayan o değil! Dördüncü gece yatağa girdiği vakit gündüz ki dersi ve eğlence yorgunluğu hissiyat-ı tıflanesine galebe etmiş, masumu uyutmuştu. Tatil gecesi mektepten çıktığı gün tahsilgahından ayrıldığına adeta canı sıkılıyordu.

     Vapurla eve takarrüb eylerken (yaklaşırken) hissiyat değişti. O ne ya eve gitmek için can atıyor. Hey gidi çocukluk!

     Orta kapıda lalasının elinden kaptılar, kucakta yukarı kata vardı; her tarafta nida-yı tahsin!

     Köşede oturan büyük valide dedi ki:

 -     Oh! Maşallah evladım! Misk gibi mektep kokuyorsun!

                                                                                       29 Ekim 1891         Servet-i fünun Dergisi           

  

     




Ahmet İhsan Tokgöz Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler