15-10-2014 Ahmet İhsan Tokgöz

      Lüferciliği geçen hafta anlatmış idim; anlatırken demiş idim ki: ‘’lüfer’’ aleminde muzhikeler (komiklikler) de vardır. Zaten lüferciliğe benzer alemler bir eğlence olduğuna nazaran (göre) onun muzhikeleri de baş gösterir. Zira heves ettiğiniz alem hep yek tarz devam ederse oraya merak etmekte mana kalmaz; merakı artıran cihet merak olunan işte ara sıra görülen yeni hallerdir; mesela lüferci, her gün gidip oltayı saldırdığı gibi balığı yakalayarak eve gelse iş pek yek tarz olur. Onda lezzet kalmaz; Eğlencenin lezzeti nedretiyle (azlığıyla) garabetindedir (ilginçliğindedir).

      İlla maşallah; bu sene lüfer nadir idi! Onun için kadri büyük, garabetine gelince nedretinden dolayı her seferinde insanın yanaklarını büzecek, dişlerini gösterecek haller oluyor. Bakınız geçen günde ne olmuş. Lüfer merakında olduğu halde, kemal-i ihtimam ile hazırladığı oltaya o kurnaz balığı celbe muvaffak olamayan bir zat dört beş gün akdem (önce) harikulade olarak bir ‘’akış’’da üç balık yakalar. Hem irice. Adeta ‘’kofana’’ ! Artık sahib-i merakın iftiharından yanına varılır mı ya! Daha balık çamçağa düşmeden ızgarasına nasıl limon sıkıp tatlı lokmaları nasıl göçüreceğini tahayyüle başlar, bir yandan da ağzı sulanır, ayıp değil ya! Ehl-i merakta biraz da şikemperverlik (boğazına düşkünlük) var, daha doğrusu yemeğin nefisine heveskâr. Kim değil ki?  

     Fakat fenalığa bakınız ki üç balık o gece mümkün değil dört olamaz! Zavallı lüferci saat altıya kadar uğraşır! Nafile mahzunane eve avdete (dönüşe) karar verir. Yo! Mahzunane değil, mesrurane öyle ya kaç vakitlik emek mahsulü olarak üç balıkla avdet medar-ı mufahharet (öğünmeye sebeb) değil midir ya? Ertesi gün akşama kadar işinin başında çalıştıktan sonra eve avdete karar veren sahib-i muvaffakiyetteki keyfi görmeli idiniz! Hey kuzum! Akşama lüfer yemek, hem de mahsul-i sa’y (çabanın ürünü olan) lüferi! Efendim ben onlarla sabaha kadar uğraştım. Şaka mı bu! Alimallah on lira verseler satmam. Açlık da bir yandan damağa aks ediyor. Eve gelirken fikri hep lüferle meşgul, haber verdik ya biraz şikemperlik de var. Lakin aksi olacak sabahleyin çıkarken eve iyi tenbih etmeyi unutmuş. Ya tutar da kızartıverirlerse? Artık lüferin kızarmışı da ızgarasının yanında ağza alınır mı?

       Evdeyiz… ‘’yemeğe buyrun!’’ dediler. Sahib-i merak sofra başına gelir, kokusunu alamıyordu haniya balık ya?

-          Yahu balık nerede ızgarada mı?

-          Ne balığı?

-          Canım akşam tuttuğum!

-          A! İlahi Efendi; ben onu kızımıza gönderdim.

-          Ne?

-          Öyle ya! Onlar İstanbul’da (suriçi) oturuyorlar. Makbule geçer diye yolladım. Damadımızla afiyetle yerler!

       Aradan üç gün geçmiş. Balığı hediyeten (hediye olarak) kabul edenler de evde misafir. Yine balığa çıkılır. Hele tali’ (kısmet) yardım etti. Hayli emekten sonra iki lüfer yakalandı. Ama ufakça imiş, zararı yok. Sahib-i muvaffakiyette asar-ı mufahharet (öğünme belirtileri) lem’a-paş ! (parıldıyor). Fakat ehl-i meraka refakat eden zat öyle eziyete mütehammillerden (tahammül edenlerden) olmadığı için bu akşam ağzın tadıyla erkence avet olunur.

-          Artık bu seferde balığı ben yiyeceğim!

-          Ay her vakit kim yiyor ki?

-          Geçenki kofanalarımı yemediniz mi?

-          Nasıl kofana?

-          Nasıl olacak, üç tane tuttum, kayınvaliden sana göndermiş, bize layık görmemiş.

-          Hiç haberim yok.

-          Nasıl haberin yok canım.

Söze valide karışır:

-          A kızım! Ben sana geçen hafta balık yollamadım mı? Efendi:

-          Lakin balığı ben görmedim.

-          Efendi! Annem balık yolladı ama o gün evde mini mini oğlumuzun ebesi var idi, gördü, ona verdim!

-          Aşk olsun!

-          Yahu; ebenin çoluğu çocuğu yoktur. Bari o olsun balıkları rahat yemiştir.

                                  ****

     Kaç cumadır hava yağmurlu idi. ‘’ehl-i zevk’’ bir türlü hafta-i tatil-i yeganesinden (bir tek hafta tatilinden) hisse-mend (nasipdar) olamıyorlardı. Teşekkür olunur ki; geçen haftamızın cumasında hararetten ari şua’ını (ışığını) bize isal eden güneş irae-i vucud etmekte sehavetsiz (cimri) davranmadı. Ben bile av çantasına başını koyup mışıl mışıl uyuyan avcı ile sütlaç müstehliklerini gördüğüm gün verdiğim kararı ancak bu Cuma icra edebilerek kırda tam Türkçe yemek yiyebildim. Lakin pek zevkli oldu. Temin ederim ki; yemek hazırlanmak üzere iken yokuş çıkmak ve tedebbül-i hava sebebiyle uyanan açlığım, tuttuğu lüferler daha vapurda iken hazırlanan sahib-i merak kadar beni ‘’şikemperver’’e devşirmişti.

      Kışın hulülünü gören tiyatrocular da güya hazırlığa düşmüşler! Rivayetine nazaran uzun gecelerde epeyce masal dinleyecek imişiz. Hatta hazırlığın cümlesinden olmak üzere gayrete damen-dermiyan olan (teşebbüs eden) ‘’Manak Efendi’’ kompanyası heyetten tefrik ettiği ‘’aleksan’’ Efendiyi vaktiyle yzdığı ‘’ilan’’ hilafına olarak dahil-i şirket etmiş. Allah bu defalık olsun dirlik düzenlik versin! 

                                                                                                       15 Ekim 1891  Servet-i Fünun Dergisi




Ahmet İhsan Tokgöz Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler