08-10-2014 Ahmet İhsan Tokgöz


Geçen gün köyden vapura binerken müsadif olduğum bir komşu:
- Balığa çıkıyor musunuz?
Sualini irad etti (yöneltti). Fakat cevab-ı tasdik (tasdik eder cevap) alacağına emin imiş tavrıyla sordu, halbuki ben balık zamanının hulül etmiş (gelmiş) olduğunu ancak bu sözle akla getirdim, tabi' bir şive ile :
- Hayır !
Cevabını vererek yoluma devam ettim.
        Vaktiyle epeyce devamlı bir balıkçı idim. Onun için komşunun suali haklı idi. Lakin bilmem ne oldu, iki senedir hatırama geldiği yok idi. Nİye hatırıma gelmiyor diye düşündüm. Hükmettim ki vaktiyle de hatırıma gelmez idiyse de evde olan bir zat merak eyleyerek beni teşvik eylerdi, ben de uyardım.
       Komşu efendinin sualini irad ettiği gece pencereden denize baktım; birbiri arkası sıra sandallar balığa gidiyordu. Bir de havaya nazar atfeyledim. Hayır, şimdi ne kadar kuvvetli müşevvik olsa da uyamayacağım! Yağmur ciseleyerek yağıyor, hava da esiyor her taraf rutübet içinde! o ne ya! Balığa çıkmak bir ''keyif'' olduktan sonra ''üşümek'' de keyif değildir ya! Hem ben vaktiyle de balıkçılığı ''keyif'' dairesinden çıkarmadım! Eylülün yaş havalarında ''lüfer'' kışın ayazlı günlerinde ''uskumru'' ve ''çabarı''  sına heves eyleyenlere manidar nazarla bakarak acırdım.
        Lakin o geceki ''balık'' hırsçıları da acınacak halde vakit geçirmişler zaten mübarek ''lüfer'' daima heveskarlarını acındırır. Zira Vaniköyünde pasa (sürekli) olta atmış bir zat sabahleyin vapurda diyordu ki: '' bir akış ettik iki tane yakaladım; ikincide birer tane tutuldu, ondan sonra sabaha kadar uğraştım faide çıkmadı.'' 
        Balıkçılık alemi hakikaten tuhaftır. Fakat garibtir ki bu alem, hemen hemen yalnız lüfere munhasır kalır. Acaba neden? neden olacak evvela mevsim-i saydı (av mevsimi) münasibtir. Saniyen (ikinci olarak) lezzeti pek mükemmeldir yani istanbul balıklarının enfesidir. Salisen (üçüncü olarak) tutması bir parça olsun hünere bakılıdır.
       Dediğim hünere sahib olanlar Boğaziçinin daima sakinleriyle balıkçılar da görülür. Bir yaz nebze bir sene boğaz da zaman geçirenler tabi' bu hünerden azadedirler. Fakat balık merakına nasılsa ziyade düşerler. Onun için hünerliler ile hünersizler arasında pek muzhik (gülünç) manzaralar olur. Şu mevsimde akşam oldumu, herkes gündüzden tutup yahud tutturup diri diri balık sepetinde saklattığı ''izmaritleri'' kaba alır, ya ! mübarek lüfer de izmaritten başkasına salmaz ki, kağıya suret-i mahsusada (özel şekilde) bir tahta vaz' olunur (konulur). Keskin bıçak hazırdır. Ehl-i merak olan zat dizine ala bir peştemal bağlar oltaları sorarsanız gündüzden hazırlanmış , misineleri kağıttan geçmiş, zokası parlatılmış; sahib-i merak onlara şöyle bir mağrurane bakarak sandala yerleşir, evden:
- bereketli olsun!
Sözünü işiterek güneş gurub ettikten bir kaç dakika sonra açılır. Balığın kaç akşamdır saldığı ehl-i meraka malumdur. Derhal o tarafa kayığın başı döner bizim köyde ya derlab ? altına yahut Çengelköyü koyuna giderler. Gurubdan sonra iskeleye gelen vapurlar bile toplanmış balıkçılar arasında göç eylerler.   
          Toplanmışlar oltayı güzelce sagar yani usulü dairesinde kesip mücella zokaya takar salıverir. Herkeste sukut vardır. Zira ''lüfer'' intizarı hakikaten heyecanlı haldir. Ara sıra birinin suratli oltayı çektiğini, ziya-ı kamerle parlayan balığı kemal-i heybetle zokadan çıkarıp kayığın içindeki ''çamcak'' a attığını görürsünüz! Balık camcakta çırpınarak kendine mahsus şapırtısını etrafındakilere işittirdiği zaman sahib-i muvaffakiyet (başarı sahibi) müftehirane işinde devam eder. Muvaffakiyet, meraklıların ağzının suyunu akıtır. Bir yandan da fart-ı heyecandan içlerinin yağı erir. 
            Balıkçılıkta muzhikeler dahi vardır. Bazen birinin oltası diğer zatın oltasına takılır, olta sahiplerinden birisi işi hissederek çeker, yapacağı azizlik sandalına aldığı oltayı evvela tedarik edilmiş demir parçası gibi bir şeyi rabt ile (bağlayarak) salıvermek, bilahire olta sahibinin ağırlıktan şüphe ederek muvaffakiyet ile demir parçasını çıkardığını görüp glmektir.
            Şu günlerde ''şirket-i hayriye'' nin biraz gayretini görerek memnun oluyoruz. Vaktiyle Boğaziçinin iskeleleri inşa olunurken kandilli akıntısı iskele tutmadığı için iki köyün ortası itibariyle Vaniköy iskelesini şimdiki yerine yani Vaniköyün başına inşa etmişler. Sonra da kandilli de duba ile iskele vucuda getirmişler.
            Çocukluğumdan beri köyümüz halkının şirkete müracaatla eski mahzur mündefi' olduğundan Vaniköy iskelesini köyün vasatına (ortasına) getirmeli diye best-i şikayet edildiğini şikayetin nazar-ı itibara alınıp mahall-i münasib (uygun yer) olan '' cami önüne'' geleceğini duyardım. İşte şirket-i hayriye köy halkının arzusunu şimdi icraya ibtidar ederek camii şerif önüne iskele inşasına başlamıştır. Memnun olduğumuz cihet de bu himmettir.


                                                                                         8 Ekim 1891    Servet-i Fünun  




Ahmet İhsan Tokgöz Diğer Yazıları
Köşe Yazarları
Çok Okunan Haberler